Oysa Her Şey Belliydi: Mükemmeliyetçiliğin En Pahalı Dersleri
Hepimiz o noktaya geliyoruz değil mi? Oysa en saf halimizi gösterdiğimiz, bütün planlarımızın ve iddialarımızın altüst olduğu o küçük anlara. Benim için bu, genellikle mutfak tezgahı ya da çocukların bitmeyen enerjisinin ortasında gerçekleşiyor. Son birkaç haftadır kafamda dönüp duran bir konu var: O mükemmeliyetçilik hastalığı.
Benim gibi yetiştiniz, sanırım siz de öyle olanlar vardır. Bir şeyi yaparken 'en iyisi' olacağına inanmak, o anki görev tanımının çok ötesinde bir yere koyulması gibi. Çocuklar eve geldiğinde, o gün okulda yaşadıklarını dinlerken bile zihnimdeki film şeridi sürekli bir sonraki sahneyi kuruyor: Nasıl daha iyi anlatmalıydım? Bu oyuncağı nasıl daha verimli kullanırdık? Yanlışlıkla dökülen o suyla bile üç aşamalı bir temizlik protokolü geliştirirdim.
Geçenlerde böyle bir durumu yaşadık. Haftalık menüyü hazırlama meselesi. Her zaman büyük bir heyecanla, üzerinde saatlerce düşündüğüm o "gurme" menüleri vardı kafamda. Her şeyin dengeli, görsel olarak kusursuz ve en önemlisi besin değeri bakımından tam puan alması gerektiğine inanıyordum. Her şeyi ölçüyorum, her baharatın neden bu kaselere gittiğini düşünüyorum. Bu benim için bir tutku meselesi, kabul ediyorum.
Oysa Hayat Tarifi Değil de Tadı Olsun İstiyor
Ama gerçek şu ki, o günkü koşuşturma içinde bu 'mükemmel' tabak ortaya çıkmadı. Öyle bir telaşla hareket ettim ki, acele ettiğim için o beklediğim o sakinliği yakalayamadım. Sonuç? Orta halli, aceleye gelmiş bir akşam yemeği oldu. Benim zihnimdeki o görkemli sahne ile sofradaki gerçeklik arasında uçurum vardı. Ve ben, bu küçük boşluk yüzünden bütün günü sorguladım.
"Neden olmuyor ki?" diye bağırdım kendi içime. Sanki bu basit bir yemek değil de, tezahüratla beklenen büyük bir performans gibiydi.
İşte bu benim dönüm noktam oldu sanırım. Bu hafta gelen o küçük ses var ya, ayakları yere basan ses... O ses diyor ki: Dur Ayşe, bazen en güzel anlar planlanmaz. Bazen onlar, bütün o kusursuzluk takıntısının bıraktığı kaostan doğuyor.
O anladım ki, en iyi ebeveynlik ya da en doyurucu yemek, bir biyografi kitabı gibi detaylı yazılmak zorunda değil. Bazen sadece var olmak yeterli.
Bu hafta sonu bilinçli olarak her şeyin %80 olmasıyla yetindim. Çocuklar oyun oynadı, üst üste çığlık attılar, makarna sosu lav gibi aktı ama bu sefer önemli değildi. Önemli olan, o anın kaosuyla beraber bizim de orada olmamızdı. O dağınık, aceleye gelmiş ama sevgiyle yoğrulmuş halindeki o anlar, benim eski 'mükemmel' sunumlarımdan çok daha değerliydi.
Sanırım yolculuk dediğim şey, hep bu ince ayarı bulmak. Ne kadar kusursuz olmaya çalışırsak o kadar geriye düşüyoruz, değil mi? Kabul edin, bazenğın en iyi maceranız, sadece temizlik gerektiren bir tezgah başında geçiyor. Ve bu da ayrı bir keşif yolculuğu.